argüman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
argüman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2016

Allah'ı Kim Yarattı?


Öncelikle belirtelim ki bu tip soruların sorulmasında hiçbir yanlış taraf yoktur. Ne günahtır nede insanı dinden çıkarır. Hatta çoğu insan hayatının bir döneminde bu soruyla çoktan karşılaşmıştır bile. Burada önemli olan bu soruya mantıklı yanıt aramak iken kimileri için sanki bu soru teizmi mağlup edecek yegane sorudur. Hatta günümüzde dahi ateizmin göze batan simaları(Dawkins, Carl Sagan gibi) bile bu soruyu sormuşlardır. Ama bu sordukları soruyu cevaplarken bazı noktaları gözden kaçırmışlardır. Bu makale boyunca bu sorunun kökenine inilip bir kaç maddede sorunun tutarsızlığı gösterilecektir.

1-) Günlük hayatta bile kavramları doğru kullanma oldukça önemlidir. Hatalı kullanımın ve yanlış anlaşılmaların önüne geçer. Mesela "Kaşıkla ekmeği kes!" dersek bu belli ki doğru bir kullanım olmaz ve nesneye farklı bir konum affetmiş oluruz. Felsefe'de ise kavramları düzgün kullanma daha bir elzem oluyor. Mesela "Bardağı kim yaptı, Masayı kim yaptı?" dersek -buradaki objeleri yapan her ne olursa olsun- otomatik olarak bu objelerin yapılmış olduğu sonucu ortaya çıkar. Yani aynı zamanda sorudaki öznenin neliği ortaya koyulmuş olur. "X'i kim yarattı?" diye sorduğumuz zaman ise burdaki "X" yaratılmaya müsait bir şeyi temsil eder. Mesela "İnsanı kim yarattı?" diye sorarsak otomatik olarak "İnsan" kavramı yaratılmış bir varlık statüsüne girer. Eğer "Allah'ı kim yaratmıştır" dersek bu seferde Allah'ı yaratılmış bir varlık statüsüne sokarız. Aslında bu düşüncenin temelinde şu varsayım yatıyor. Bütün kainatı yaratanın aslında o yarattığı şeyin özelliklerini taşıdığı gibi bir yanılgı vardır. Bu durumu şu örnekle daha iyi anlayabiliriz. "Windows yazılımını Bill Gates yazmıştır. Peki Bill Gates'i kim yazmıştır?" dersek yine aynı hatalı varsayımdan dolayı yanlış yapmış oluruz. Çünkü Bill Gates'in kendisi bir program değilki yazılabilen birşey olsun. "Bill Gates'i kim yazmıştır" demeden önce Bill Gates'in yazılabilir birşey olduğunu göstermemiz lazım. İşte bu mantıktan hareket eden pekçok kişi makalenin konusu olan soruda olduğu gibi hataya düşüyor. Bu hata felsefede "kategori hatası" olarak biliniyor. Allah kavramı ait olmadığı bir kategoriye sokulup yanlış değerlendirmeye tabii tutulmuş oluyor. Çünkü Allah'ın sıfatlarından biride "Yaratılmamış yaratıcı"dır. Yani eğer kişi "Allah'ı kim yarattı?" derse aslında "Yaratılmamış olan yaratıcıyı kim yaratmıştır?" demiş oluyor. Bu soruda açıkca hatalı bir sorudur. Çünkü Allah bir yaratık değilki yaratılmış olsun. Dolayısıyla soru hatalı olduğundan cevap bile verilmez. Aslında bu noktada Allah'a inanıp inanmamanında bir önemi yoktur. Yani bu soru bir ateist için bile anlamsız olmak zorundadır. Yani bir ateistin eğerki Allah varsa "onu kim yarattı" diye sormaması gerekir. Sorgulamayın demiyoruz, herşeyin sorgulaması olur ama bu noktadan sonra sorgulama yapılamaz, burası akıl yürütmenin bittiği yerdir.

2-) Doğmamış, doğurulmamış, her zaman varolan, zamandan münezzeh birşey nasıl varolabilir? Allah'ın tanımından dolayı aklın almaması sonucunda varlığı ile ilgili şüpheye düşülmesi zor değil. Bu maddede dikkat çekilecek şey Allah'ın reddi halinde bile ateistlerin ezeliyet kavramından kaçamayacağıdır. Eğer Allah yaratılmamışsa ezelden beri var olması, sonsuz olması zorunludur ve bir ateistin bu durumu kabul etmesi gerekir aksi halde kendisi ile çelişir. Çünkü ya Allah'ı kabul edip sonsuzluğu ona atfetmeliler ya da Allah'ı reddedip maddeye sonsuzluk atfetmeliler. Ateistler açısından bunun orta yolu yoktur. Bir cetvel üzerinde zaman çizgisi hayal edin. Eğer evrenin bir başlangıcı varsa maddeninde bir başlangıcı vardır. Varolmaya başlayan herşeyin bir sebebi varsa(Kalam Cosmological Argument), maddeninde bir sebebi vardır ve buna sebep olan şey Allah'tır. Yani Evren(madde) varolmuşsa bu durumda ateistler Allah'a sonsuzluk atfetmeliler. Yani Allah zaman çizgisinde bir yerde değildir. Allah'ın reddi halinde ise maddenin bir başlangıcını yapmak isteseniz, zaman çizginin ortasına nokta koyamazsınız. Çünkü bu durumda madde, tıpkı Allah gibi ezeli konuma geçmek zorunda. Nitekim tarih boyunca ateistler evrenin ezeli olduğu görüşünü kabul etmişlerdir. O halde şu soruyu ateistlere sorabiliriz; Eğer evren sonsuz olabiliyorsa o halde Allah neden sonsuz olamasın ki? Allah'ın ezeliyetini kabul edemeyip "doğmamış ve doğrulmamış" açıklamasından tatmin olmayanlar, bilinçsiz, gayesiz maddenin ezeliyetini kabul açısından da büyük sıkıntı yaşayacağa benziyorlar. Çünkü bilimsel veriler evrenin bir başlangıcını gösteriyor.


Sonuç olarak ezeliyet konusunda maddenin ezeli olmasından ziyade Allah'ın ezeli olması akla daha yatkındır. Sonuçta bilinçli ve mükemmel bir varlığın ezeli olması gayet kabul edilebilirdir, çünkü o mükemmeldir. Mükemmelliğin ezeliyetle harmanlanması Allah'ın ezeli olması gerektiği kabulü açısından gayet akılcıdır. Hal böyle iken Allah'ın ezeliyetine karşı çıkmak, "Allah'ı kim yarattı?" sorusunu sorarak Allah düşüncesini çürütmeye çalışmak tamamen akla terstir.


3-) Bilim felsefesi açısından bu duruma yaklaşalım; Bir şeyin açıklaması için ayrıca o şeyinde açıklamasının açıklamasına ihtiyaç duyulmaz. Peki bu ne demektir. Şimdi daha önce hiç gitmediğimiz bir adaya ilk defa gittiğimizi düşünelim ve bu adada bir bilgisayar bulduğumuzu düşünelim. Muhtemelen bilgisayarı gördüğümüzde ilk düşüncemiz "bu adaya daha önce bir insan gelmiştir" şeklinde olurdu. Peki böyle bir durumda "bu insanı neyin oluşturduğunu bilmiyoruz, bu yüzden bu bilgisayarın açıklaması insan olamaz" diyebilirmiyiz. Kaynağın insan olduğunu söyleyebilmek için ayrıca insanıda açıklamak gerekiyor mu? Elbette hayır. Eğer her şeyin bir açıklaması gerekseydi bugün biz bilim dahi yapamazdık(Elde edilen verilerinde açıklaması gerektiği için). Her şeyin bir ilk nedeni olmak zorundadır. Aksi halde sonsuz gerilemeye gitmek zorunda kalırız ki böyle yaparsak hiçbir şeyi açıklayamayız. Çünkü X1'in nedeni nedir? diye sorsak X2 deriz. Peki X2'nin nedeni nedir? X3'tür. X3'ün nedeni nedir? X4....v.s Bu şekilde sonsuza kadar gider. Sonsuz gerilemeye düşmemek içinde ilk neden olmak zorundadır. Şimdi bu durumu "Allah yaratıcı olmuş olsaydı ne olurdu" şeklinde formüle edelim. Allah'ı biri yaratmış olması gerekseydi Allah'ı yaratanıda birinin yaratmış olması gerekirdi ve onun yaratıcısının yaratanınıda başka birisinin yaratması gerekirdi....ve onu yaratanıda....ve onuda yaratanıda....v.s bu şekilde sonsuza kadar gidecekti. Dolayısıyla yaratılma diye birşey hiç bir zaman mümkün olmayacaktı.(hiçbir açıklama mümkün olmayacaktı) Bu mantıktan hareketle Allah'ın yaratılmamış olması(sonsuz) zorunlu olmak zorundadır. Bu yüzden Allah varsa "onu kim yarattı?" demek mantıksız olur.


Belki 3. maddeye itiraz 2. maddeden gelebilir. Bir ateist "Madem Allah kendiliğinden hep var olabiliyor o halde evren kendiliğinden neden hep var olamasın?" diyebilir. Bu soruyu cevaplamak için şu iki boşluğu doldurmak yeterli olacaktır.


1- Evren kendiliğinden olamaz çünkü.....

2- Allah kendiliğinden olamaz çünkü.....

"Evren kendiliğinden olamaz çünkü..." kısmına doldurabileceğimiz makul sebepler varken.(Modern bilimsel veriler) "Allah kendiliğinden olamaz çünkü..." kısmına doldurabileceğimiz hiçbir sebep yoktur. Allah kendiliğinden olabildiği için evrende kendiliğinden olabilir diye birşey söz konusu değildir. Eğer bilim evrenin bir başlangıcı olduğunu gösteriyorsa bu başlangıca ne sebep oldu diye sormak gayet yerindedir. Eğer böyle bilimsel veriler olmasaydı bile bu pek birşey ifade etmezdi. Çünkü kıyaslama yapabilmek için şartlar aynı olmak zorundadır. Bir yandan gözlemlediğimiz söz konusu maddedir. Diğeri ise söz konusu madde olmayan yaratıcıdır.


4-) "Allah'ı kim yaratmıştır?" sorusunun sorulmasında felsefede ki "nedensellik ilkesi"nin iyi anlaşılamamış olmasıda yatıyor. Kimileri zannediyor ki "her şeyin bir nedeni" vardır. Ama doğrusu "Sonucu olan her şeyin bir nedeni" varolacaktır. Yani birşey sonuçsa bir nedeni vardır. Klayvede tuşlara basarsam ekranda bu yazılar belirir. Tuşlara basmam neden, yazıların çıkması sonuç olur. Ama kendisinin sonucu olmayan bir neden için(herşeyin nihai nedeni) nedensellik ilkesini işletemeyiz ki. Doğuşumuzdan itibaren herşeyi bir neden sonuç çerçevesinde kavrıyoruz çünkü bizler zaman ve mekana tabiyiz. Halbuyken zaman ve mekan dışındaki bir varlığı tahayyül edebilir miyiz? Eğer böyle bir varlık var ve ebedi ise neden zaman ve mekan içindeki sınırlılıklara tabii olsun ki? Bu çerçevede Allah, herşeyi aşkın olduğu için ezelden beri var, başka bir yaratıcıya muhtaç değil ve tek zorunlu gerçekliktir.



Bu dört maddeden ilk olarak "Allah'ı kim yarattı?" sorusunun kavramsal olarak tutarsız olduğu gösterildi. İkinci olarak maddeden ziyade Allah'a ezeliyet sıfatını vermenin daha makul olduğu gösterildi. Üçüncü olarak bir şeyin açıklaması yeterliyse ona neden olan şeyinde açıklaması olmasının gereksiz olduğu gösterildi ve itiraza cevap verildi. Son olarak malum sorunun nedensellik ilkesinin tam olarak anlaşılamamış olmasından kaynaklandığı gösterildi. Bu makale boyunca ister Allah'a inanın ister inanmayın "Allah'ı kim yarattı?" sorusunun hiçte mantıklı olmadığı gösterildi. Mantığını kullanan her ateistin eğer Allah varsa yaratılmış olmaması en mantıklı olanı demesi gerekir. Onlar açısından önemli olan Allah'ın var olup olmamasıdır, onun bir yaratanı olup olmaması değil.

3 Haziran 2016

Boşlukların Tanrı'sına Mı İnanıyoruz?


"Boşlukların Tanrısı" kavramı günümüzde sadece Türkiyedeki değil Dünya genelinde ki ateistlerinde ciddi bir şekilde sarıldığı bir kavramdır. Aynı şekilde inançlı insanlarında farkında olmadan sıklıkla inançlarını tamellendirmeye çalıştıkları bir yaklaşımdır. Çoğu Ateist bu yaklaşımı teistler aleyhinde kullanarak güya kendilerini onlara karşı "zeki/herşeyi bilen/ya da bilimin herşeyin tek açıklayıcısı olarak gören" kişi pozisyonuna oturtarak onları eleştirmeye sonucunda da yenmeye çalışıyorlar. Bu durum karşısında teistlerin bazısıda sanki seçilebilecek tek pozisyon buymuş gibi davranarak bu yaklaşımı benimsiyorlar. Bazı teistler özellikle internet ortamında gördüğümüz ateist-teist tartışmalarda ateistlerin bu yöndeki imalarında haklılık payı olduğunu görüp ya kendi inançlarını terkediyorlar ya da salt bir fideist inanç belirleyip olduğu gibi iman edip inançlarını yaşıyorlar ve bunun sonucunda da çoğunlukla bilimsel gelişmelere kendilerini kapatıyorlar. Bu makale boyunca iki tarafında bu yaklaşıma ("Boşlukların Tanrısı") olan tavırları eleştirilecek ve bu argümanı teistlerin aleyhinde kullanmaya çalışan ateistlere cevap verilecektir.


Öncelikle Boşlukların Tanrısı Argümanı(God Of The Gaps Argument)'nı kısaca formüle ederek açıklarsam şöyle olacaktır;


I.      İnsanlığın henüz açıklayamadığı bazı olaylar(mesela deprem) vardır.

II.     Bu olayların açıklamasını an itibariyle bilmediğimiz için bunu "Tanrı" yaptık deriz.
III.    Bir gün Bilim gibi herhangi bir araçsal faaliyet sonucunda bu olayın açıklaması yapılırsa(fay hareketlerinin varlığı)
IV.    Tanrı'nın yapmadığını anlarız ve artık etkinliğine son vermiş oluruz.
V.     Mevcut olayı Tanrı yapmamış ve bilmediğimiz boşluklarda başka faaliyetler sonucunda doldurulmuşsa
VI.    Tanrı bilmediğimiz boşluklarda değildir dolayısıylada yoktur sonucuna ulaşırız.

Yani mistik olarak görülen bir takım olaylar var ve onları an itibariyle anlamlandıramıyoruz. Bu tip olaylar hep karanlıkta kalıyor. Bilimin ışığı bu karanlık olayları açığa kavuşturdukça Tanrı kavramı ve dinlerde bu karanlık taraflara doğru kaçıyor. Karanlık yer kalmadığı zaman Tanrı ve dinlerde bu dünyadan yok olacak ateizm tam egemenlik sağlayacaktır. Örneğin eski çağlarda güneş nasıl doğup batıyor bilinmediğinden ya güneşe bir tanrısallık atfedilmiş ya da güneşin kendisi dışında daha kuvvetli bir yaratıcısı var denmiştir. Aynı şekilde vücuttaki kalbin nasıl çalıştığı, beyinle ilişkisi, nereye kan pompaladığı, kapakçıkların nasıl çalıştığı bilinmediğinden yani bir boşluk görüldüğünden o boşluk Tanrı'yla doldurulmuştur. Evrimsel süreçteki mekanizmaları bilmediğimizden ya da veriler eksik olduğunda(Akıllı Tasarım) onuda Tanrı yapmıştır dersek, yıldızların ışığının nasıl üretildiğini bilmiyoruz, demek ki Tanrı yıldızları aydınlatmış gibi yaklaşımlar gösterirsek bunların hepside "Boşlukların Tanrısı" tipinde ki yaklaşımlara örnek olur. Böylesi yaklaşımlar açısından bilimsel her ilerleme daha önce bilinmeyen bir hususu, yani bir boşluğu açıkladığı için Tanrı'ya atıf yapmayı gereksiz kılmaktadır. Bu yaklaşım adeta evreni bilmekten değil bilmemekten medet umulur hale getirmektedir. Dolayısıyla öğrenilen her bilgi, açığa kavuşturulan her fenomen Tanrı'yı gereksiz kılar sonucuna bizleri ulaştırır.


Bu düşünce modern zamanlara özgü bir düşünce değildir. Mesela tıp biliminin babası olan Hipokrat’ın bir yazısında açık ve net bir şekilde görülüyor ki antik çağlarda da "Boşlukların Tanrısı" düşüncesi vardı. "İnsanlar epilepsinin ilahi olduğunu çünkü epilepsiye neden olan şeyle ilgili bir fikre sahip olmadıklarını söylerler. Fakat inanıyorum ki insanlarda epilepsiye neden olan şeyin ne olduğunu bileceğiz. Ve bu anda onun ilahi olduğuna dair inancımız son bulacak. Ayrıca evrendeki her şey için de" derken tam olarak bunu kastediyor. Richard Dawkins'te "Dinin gerçekten kötü etkilerinden biri bizi anlamadan tatmin olmanın bir üstünlük olduğunu öğretmesidir" diyor. Yani onun düşüncesinde inanç sanki anlamadan tatmin olma durumu gibidir. Yani bir yerde biz inançlılar boşlukların içerisine Tanrı’yı koyduk artık orda bıraktık başka hiç birşeyi araştırmamıza gerek yok diye bir algısı var. Bu tip yaklaşımlar ateistlerin genelinde gözlemlediğim birşeydir. Boşlukların Tanrısı Argümanı "Tasarım Delili" aleyhinede kullanılıyor. Ama "Akıllı Tasarım" ile "Tasarım Delili" aynı şey değildir. Çünkü tasarım delili kökeni itibariyle bilginin üzerinde yükseliyor ve kendini geliştiriyor. Dolayısıyla boşlukların tanrısı argümanı tasarım delili için hiçbir anlam ifade etmiyor. Ama Akıllı Tasarım aleyhine kullanılabilir. Akıllı Tasarım düşünceside bilmediklerimizden hareket ettiğinden dolayısıyla boşlukların tanrısı argümanı ile benzer özellikler taşıdığından bu makale boyunca aynı şeylermiş gibi ele alınıp bu argümanın değerlendirmesine devam edilecektir.



Boşlukların tanrısı argümanının değerlendirmesini şu birkaç maddede kısaca yapalım:



1-) Öncelikle her teist inanca sahip kişi böyle bir Tanrı anlayışı benimsememektedir. Benimseyenler olabilir yani bilmediği boşlukları Tanrı ile dolduranlar ve bununla mutmain olanlar olabilir ama bu durum bütün teistlere maledilemez. Tanrı'nın varlığıyla ilgili argümanlar ileri süren günümüz teist felsefecilerinin ve teologlarının hemen hiçbiri "Boşlukların tanrısı" yaklaşımlarını benimsememektedirler. Günümüzde ileri sürülen kozmolojik delillerin veya tasarım delillerinin hepsi modern bilimin sunduğu verilere dayandırılmaktadır. Evren konusundaki cehaletimize bağlı olarak Tanrı'nın varlığına dair üretilen argümanları zaten ne bilim camiası nede felsefe camiası ciddiye almamaktadır. Tüm bu argümanlarda bilimin sunduğu veriler hammadde olarak değerlendirilmekte ve onlardan hareket edilmektedir. Eğer gerçekten teizm inancını eleştirmek isteyen bir ateist varsa bu yoldan gitmek ona hiç birşey kazandırmaz. Sosyal medyada ya da şurda burda sıradan tartışmalarda üstünlük sağlayarak kendi egolarını şişirmeleri hariç.


2-) "Boşlukların tanrısı" argümanını teistlerin benimsediği tek yolmuş gibi gösterip, onu eleştirerek mağlup edenler ve sonuçta sanki Tanrı fikrini mağlup etmiş gibi zannedenler çok sık yapılan bir mantık hatası olan Straw Man Fallacy(Saman Adam Safsatası)'i işlemiş olurlar. Korkuluk Hatası'nı işleyenler, karşıt görüşün gerçek fikrini göz ardı etmekte, onun yerine karşıt görüşün kötü veya abartılı bir örneğine karşı -sanki gerçek pozisyonları oymuş gibi- eleştirilerini yöneltmektedirler. O kötü örneği mağlup ederek sanki arkasında ki gerçek fikri mağlup etmiş sayarlar. Bu argümanı teistlerin aleyhinde kullananlarda sıkça görülen bir mantık hatasıdır.


3-) Ayrıca "Boşlukların Tanrısı" argümanının gelişimi başarılıda olsa sonucunda Tanrı yoktur fikrine ulaşmak mantıksal olarak bir başka hataya yol açar. Latincede bu mantık hatası "Non sequitur" diye adlandırılıyor ve şu anlama geliyor: "Falan sonuç filan öncülden çıkmaz." Şöyle ki;


I.     Eskiden falan şeyin açıklaması bilinmiyordu.

II.    Artık o falan şeyin açıklaması biliniyor.
III.   Bu yüzden bir yaratıcı yok.

Şimdi bunu bir örnek ile açalım. Ford ismindeki araba markasını düşünelim. Bu arabayı Henry Ford isminde bir adam icat etmiştir. Eskiden bu arabanın motorunun çalışma prensibi tam olarak bilinmiyordu. Bilimin ilerlemesi sayesinde bugün bu motorun çalışma prensibini anladığımız bir noktaya geldik. Şimdi bunun açıklamasını bulduğumuz için Henry Ford ismindeki adamın varlığını inkar mı edelim? Elbette hayır. "Boşlukların Tanrısı" argümanında ki mantık adımlarını izlersek bizi götüreceği yerde artık Henry Ford'un varlığına inanmaya gerek olmadığı sonucudur. Bu büyük bir mantık hatasıdır. Aynı şekilde evrenin çalışma prensibini ya da herhangi birşeyi açıklarsak bu bizi doğrudan Tanrı'nın varolmadığı sonucuna götürmez.


4-) Bu argümanı savunan ateistlerde ki çifte standartıda görmemezlikten gelemeyiz. Mesela henüz tam olarak işlevini bilmediğimiz bir organı ateistler kusur olarak ya da gereksiz olarak görüyorlar. Yani tasarlayan yoktur demeye getiriyorlar. Birçok işlevini bilmediğimiz organın gereksiz olmadığı zaman geçtikçe bilim tarafından kanıtlanmıştır. Mesela apandis eskiden gereksiz bir organ diye biliniyordu. Daha sonra işlevi olduğu tespit edilmiştir. Şimdi Tanrı'ya inananların bazısı bilmediğimiz çok karmaşık şeyleri Tanrı'nın ispatı olarak sunuyorlar(Söylediklerim yanlış anlaşılmasın bunun doğru olduğunu söylemiyorum sadece belli oranda da olsa var olduğunu söylüyorum) Ateistlerde bunu "Boşlukların Tanrısı" olarak değerlendiriyor. Peki bir teist işe yaramayan bir organın niçin varolduğunu ateiste sorduğu zaman onlarda genelde bu kişilere bunu henüz bilmiyoruz belki bilim adamları ilerde bulurlar diye itiraz ediyor. Hemen evrime ya da tasarım hatasına bağlıyorlar. Yani ateistlerin bazısıda(hatta türkiye ateistlerinin çoğu) görünmeyen bir "Boşlukların bilimi"ne inanıyorlar. Bu ne yaman çelişkidir? Bugün açıklayabildiğimiz şeylerin sayısı daha fazla olduğundan Tanrı'ya inanmamak için bu tip şeylerin arkasına sığınılıyor. Eskiden sığınacak bir şey olmadığı için mecburen Tanrı'ya inanmak zorunda kalıyorlardı. Halbuki önceki örnekte değindiğim gibi Tanrı'ya inanmanın bir şeyin açıklanabilirliği ile alakası olmaması gerekiyor.


5-) "Boşlukların tanrısı" argümanının başka bir sorunu ise, doğanın sadece işleyişinin değil, kökeninin de doğal etkenlerle açıklanabileceğine dair, erken ve son derece dayanaksız bir öngörüyle yola çıkmasıdır. Bir başka deyişle, bu argümanın sahipleri, evrenin ve canlıların nasıl ortaya çıktığı sorusunun, doğal etkenlerle cevaplanabileceğine, ortada böyle bir kanıt olmamasına rağmen inanmaktadırlar. Eğer canlılık hakkındaki bilgimiz arttıkça, onun doğal etkenlere indirgenebilir olduğu yönündeki veriler de artsaydı, o zaman "Boşlukların tanrısı" argümanının bu yönünü inandırıcı bulabilirdik. Oysa son 2 asır boyunca olan, bunun tam tersidir. Canlılık hakkındaki bilgimiz arttıkça, onun daha önceden hayal bile edilmeyecek kadar kompleks olduğunu görüyoruz. Yani bilim Kozmos'u inceledikçe "boşluklar" küçülmemekte, aksine büyümektedir.


6-) Bu karmaşıklığın beraberinde getirdiği daha karmaşık felsefi sorunlar vardır ve buradan hala teolojik yorumlar yapılabilir. Bilimin bir olguyu doğa olayları ile açıklaması, aslında o olgunun ilahi bir niteliği olmadığını göstermez. Bu nedenledir ki, eğer evrendeki tüm olgular için fiziksel açıklamalar bulunsa bile, aslında teizmin Tanrı'nın varlığına dair rasyonel kanıtları ortadan kaldırılmış olamaz. Örneğin Boşlukların Tanrısı argümanını benimseyen birisi hazır/yapılmış/çalışan/mevcut bir arabanın gaz, fren, vites-debriyaj sistemi, motor aksamları gibi işleyen mekanizmalarının işleyiş kurallarını çözmüş olsun "Gaza bastığımda araba gidiyor. Vites arabanın devrini ayarlıyor. Motor arabanın gücüdür vb." diyerek bütün sistemi açıklamış olsun. Demek ki araba bu kurallara göre çalışıyor. Başka türlü de olamazdı derse o halde araba zorunlu olarak kendini bu şekilde yapmış/varetmiş demekten hiç bir farkı yoktur bu söylediğinin. Fakat bu ne kadar tutarlıdır? Gerçekten arabanın içindeki mekanizmayı açıklayabilmemiz arabanın bir tasarımcısının olmadığı anlamına gelir mi? Aynısını evren içinde düşünürsek gerçekten öyle midir? Böyle düşünmek hiçbir şekilde mevcut problemlere cevap olamaz. Bilakis daha karmaşık yeni sorular oluşturur. Çünkü bu örnekte asıl sorulması gereken sorular farklıdır. Örneğin;


- Neden hiçbir şey değilde çalışan bir sistem karşımızda duruyor?

- Bu sistemin kendisinde bilinç var mı? Yoksa kendi kendini bilinçsiz olarak nasıl var etmiştir? 
- Bu araba kendi kendisinin sebebi olabilir mi? Onu birisi mi yaptı yoksa kendiliğinden mi meydana geldi?
- Bu arabanın mekanizmasındaki çalışma prensipleri, kuralları hem birbiriyle uyum içinde, hem bir amaca hizmet ediyor, hem de her yönüyle tam olarak bir insanın kullanımına uygun tasarlanmış gibi duruyor. Acaba tüm bunlar tesadüf mü? Ya da insan vücudunun bu şekilde olmasının bir zorunlu karşılığı olarak araba da kendini bu şekilde mi evrimleştirdi. Yoksa hem insanın anatomik yapısını hem de araba/mekanizma tasarımını yapan ikisini de çok iyi bilen bir tasarımcı mı var? Vb. gibi yüzlerce soruyu meydana çıkarıyor ve bunlarında yanıtlanması gerekli.


Şimdi bu tartışmaların ilk ortaya çıktığı önemli bir hususa dikkatleri çekmek istiyorum. Bilim insanlarının her ifadelerinin altında salt bilimsel veriler yoktur. Maalesef birçok insanda bilimsel bir dergide, bilimsel bir sitede yayınlanan her makale ya da akademik derece sahibi bir kişi tarafından dile getirilen her beyanın doğru olduğunu düşünme gibi bir yanılgısı vardır. Her bilimsel makale kesinlikle doğru veya güvenilir değildir. Bir makalenin güvenilirliğini anlamak için birçok yol vardır. Günümüzde bilimsel bir site kurup bilimsel makale formatında bir makale yazmak zor değildir. Bu yüzden elbette her gördüğümüz makaleye güvenemeyiz. Öncelikle kaynağının güvenilir olması şarttır. Tabi buda yetmez. Daha pek çok kriter vardır. link


Ya da Bilimde yetkin birisinin ağzından duyduğunuz herşey doğru değildir. Kendi felsefesi doğrultusunda şahsi çıkarımlarıda olabilir. Kimi zaman bu kişiler evren veya madde üzerine konuşurken felsefe veya teoloji gibi alanlara geçmekte, fakat kişileri söylediklerinden ziyade akademik kimlikleriyle değerlendirenler, birçok zaman, bu geçişi anlayamamakta ve bu söylenenleri bilimin deneysel ve gözlemsel verileriyle karıştırabilmektedirler. Fizikte ki bilimsel keşiflerle Tanrı'ya yer kalmadığını ünlü bilim insanlarıda beyan etmiştir.(Mesela Stephen Hawking) Şimdi Hawking böyle diyor diye bu söylediğini kesin bilimsel veri olarak doğru mu kabul edelim. Tabi ki Hayır. Çünkü Hawking böyle bir şey diyerek bilim değil artık felsefe yapmaya başlamıştır ve kötü bir felsefecidir.


Bilim ve felsefe birbirleriyle etkileşimde bulunabilir. Hatta bilim yapmak için felsefi muhakeme şarttır. Ama bu ikisinin farklı alanlar olduğunu, bilimsel bir buluşun çıkarımının bilim insanı tarafından yapıldığında bunun %100 doğru olduğu sanısında bulunanlar bu işte %100 yanılırlar. Mesela CERN'de bulunan Higgs Bozonu buna iyi bir örnektir. 1964 yılında bu parçacığın alanının varlığı teorik olarak ileri sürülmüştür ve bu parçacık kadar popüler olmasalar da alternatif bazı kütle verici fiziksel mekanizmaların varlığı da ifade edilmiştir. Fakat bu tarihten önceki veya sonraki, teist ve ateist fizikçilerin, filozofların ve teologların tutumlarını incelediğimizde; bu parçacığın var mı yok mu olduğu hususunda, teistler bir tarafta ateistler bir tarafta şeklinde bir bölünmeye rastlamıyoruz. İşte bu olaya bilimsel bir yaklaşımdır. Çünkü salt bilimsel veriler tartışılmış. Bulunması için deneysel hazırlıklar yapılmış, yığınla işlem yapılmıştır. Ama bu parçacığa aynı zamanda "Tanrı parçacığı" isminin verilmesi ve popüler kültüründe etkisiyle olay sanki Tanrı'nın varlığı ya da yokluğu gibi hiç bilimsel olmayan bir kalıba sokulmuş ve tartışılmıştır. İşte burdada artık felsefe yapılmaya başlanmış olup taraflar kendi aralarında bölünmüştür. Aslında tüm bu tartışmaların odak noktalarından biri bu "God of the gaps" yaklaşımının yeterince anlaşılamamış olmasıdır. Tanrı Parçacığı'nın bulunmasıyla bir boşluğun daha tamamlandığını, böylece Tanrı’nın varlığının gereksiz olduğunu veya Tanrı’ya ihtiyacın azaldığını söyleyenler yukarıda saydığım tüm nedenlerden dolayı bir yanılgı içerisindedirler. Özetle, bir Yaratıcı’nın varlığını kabul etmenin, bir "God of the gaps" argümanı olduğu şeklindeki klasik ateist görüş, bilimsel yönden dayanaksızdır. Bu görüşe inanılabilir tabi; ama dayanağı bilim değil, bilimden bağımsız bir dogma olarak ateizmdir.


Gerçek bir teist "Bir konu açıklanamıyor" diye onu tamamıyla Tanrı'ya havale edip yüzüstü bırakmaz. Burada sadece Tanrı'nın ilim ve kudreti karşısında hayret ve şaşkınlığını ortaya kor ve araştırmaya devam eder. Zannediyoruz ki "Boşlukların tanrısı" argümanı teistlerin bilime karşı cephe almak durumunda kalması sonucu ortaya çıkmış bir refleks olup gerçek pozisyonununda bu olması şarttır. Ama neden böyle olsun ki? Henry Drummond "Gelecekte tamamıyla Tanrı tarafından doldurulacak boşlukları araştırmak için doğayı ve bilim kitaplarını durmaksızın tarayan saygın  beyinler vardır. Tanrı boşluklarda yaşıyormuşçasına." demiştir. Bilimin bir olguyu doğal yasalarla açıklaması hiçbir zaman Tanrı düşüncesini olumsuzlamaz. Aksine Tanrı'nın varlığı argümanını güçlendirir. Bunun gerekçeleri kozmolojik, teleolojik ve antropik delillerde tartışılmıştır. "Tanrı eserleriyle bilinir" diyen Newton yerçekimini keşfettiğinde bu onun inancını sarsmadı. Aksine böyle mükemmel ve bilinçli bir düzenin var edicisine olan hayranlığını arttırmıştı. Yani O, bilimin verdiği cevabı Tanrı'nın yerine koymadı. İbn-i Rüşd’ün ifade ettiği gibi akıl ve vahyi (bu bağlamda din ve bilimi) aynı memeden süt emen öz kardeş şeklinde düşünürsek daha uzlaşmacı, diyaloğa, gelişmeye ve ilerlemeye imkân tanıyan çoğulcu bir süreç oluşturulabilir.


İslami perspektiften duruma bakarsak Kur'an'ın evrendeki fenomenleri incelemeye ve düşünmeye sevk eden ayetleri, cehalet üzerinde yükselen yaklaşımlar yerine bilgi üzerinde yükselen yaklaşımları destekler. Evrendeki fenomenlerin incelenmesi yıldızlar, dünyamız, canlılar gibi birçok varlık hakkındaki bilgimizi arttıracaktır, bu bilgilere dayalı olarak geliştirilecek yaklaşımlar ise "Boşlukların tanrısı" yaklaşımları yerine tasarım delilleri türünden argümanlar olacaktır. Bu tarz argümanlar ileri sürmeyi amaçlamak da bilimsel faaliyet için ciddi motivasyon kaynağıdır. 12. Yüzyılda yaşayan ünlü İslam felsefecisi İbn-i Rüşd, varlığı inceleme faaliyetinin Allah'ı tanıttığına dikkat çekmiş, bunu yapan felsefenin ("felsefe" ifadesini, bugün "bilim" diye anılan alanları da kapsayacak şekilde geniş anlamlı kullanmıştır) zaruretine dikkat çekerek felsefe-bilim yapmaktaki motivasyon kaynağını ifade etmiştir: "...Allah'ın varlığına ancak yapılarının iyi bilinmesi sayesinde tanıklık ederler; ayrıca varlığın yapısı iyi bilindiği sürece Allah hakkında bilgi de tam olur. Din de, var olanların incelenmesini tavsiye ve teşvik ediyorsa, açıktır ki felsefe kavramının delalet ettiği şey din açısından zorunlu ya da tavsiye edilen bir husustur. Dinin var olanları akılla değerlendirmeye ve onları akılla bilmeye çağırdığı, şanı yüce Allah'ın Kitabı'nın birçok ayetinde apaçıktır..." Görüleceği üzere bilimin evrenin işleyişi ile ilgili bir takım kurallar bulması asla Allah inancını zayıflatmadığı, ortadan kaldırmadığı gibi aksine daha da güçlendirir. Zira bilimin bulduğu her yenilik "neden, nasıl?" sorularını da beraberinde getirecektir ve akl-ı selimle düşünen herkes bilim tarafından keşfedilen mükemmel tasarımın, ince hassas ayarların, hayatın vb. bilinçli bir var ediciye işaret ettiğini rahatlıkla görecektir. Allah'ı boşluklarda aramak Kur'an'ın temel ruhu ile çatışır. Çünkü bir mü'min için Allah sadece boşluklarda beliren bir varlık değildir; O evrenin her yeri ve her anına nüfuz eder. Doğadaki her olgunun arkasında izi vardır. Dolayısı ile hiçbir müslümanın "Boşlukların tanrısı" yaklaşımlarını benimsememesi gerekir. Özetlemek gerekirse, İslam inancında inandığımız Allah, Boşlukların Allah'ı değil, bizim Allah'a iman etmemizdeki yegane sebeplerden birisi evrende henüz bilimsel olarak açıklayamadığımız şeyleri açıklamak için ve o boşluğu doldurmak için değildir. Bilim Allah'ın varlığına dair apaçık deliller sunar, bizi Allah'a inanmaya yönelten asıl şey ise bilimsel olarak anlayamadığımız şeyler değil, bilimsel olarak anlayabildiğimiz şeylerdir.


Sonuç olarak "Boşlukların tanrısı" düşüncesi belki Tanrı'yı ispatlamak adına bir argüman olarak sunulabilir. Kendince makul yanları olmakla ve bazı teolojik problemlere çözüm üretmekle birlikte daha çok duygusal bir refleksten hareket etmektedir. Tanrı'yı indirgemekte; özgürlüğünü ve faaliyet alanını daraltmaktadır. Böyle bir tasavvur teizmin Rasyonel Tanrı tasavvuruna da aykırı görünmektedir. İslam inancının aşkın ve içkin olan geleneksel Tanrı tasavvuruyla da uyuşmadığı görülmektedir. Nihayetinde Tanrı'yı boşluklarda ve gizemlerde değil de evrenin her yerinde mutlak bilgi ve kudretiyle fail ve muktedir olarak tanımlamak mükemmel olarak tasavvur edilen Tanrı'nın doğasına daha uygun düşmektedir. Bu bağlamda bu tarz yaklaşımlar ne teistlerin körü körüne sarıldığı, ne de ateistlerin körü körüne saldırdığı bir alan olmaktan çıkarılmalı ve her iki tarafında daha farklı argümanlar üzerinde tartışması daha sağlıklı olacaktır.


--------------


Kaynaklar:


http://www.academia.edu/10796982/Boşlukların_Tanrısı_Kavramı_Üzerine_Bir_Değerlendirme_Evaluation_on_the_Concept_of_the_God_of_the_Gaps_

http://www.derindusunce.org/2007/03/20/god-of-the-gaps-ve-tanri-evren-tasavvurumuz-uzerine/

http://kutsalkitap.org/tartisma/tartisma-blog-006-bosluklarin-tanrisi/